“abi boş zamanlarında neler yapıyorsun?”

Zaman. Sınırlı olan ama sınırsızmış gibi kullandığımız bir şey. Verimli kullanamadığımız halde hayatın kısalığından şikayet etmemiz yeni bir şey değil. 2000 sene önce Seneca birebir aynı şeyi eleştirmiş, “günümüzü nasıl geçirdiğimiz aslında hayatımızı nasıl geçirdiğimizdir” ve “zamanı iyi kullanırsan hayat fazlasıyla uzun” demiştir.

Problem vaktimizin az olması değil, çoğunu boşa harcamamız. Hayat yeterince uzun ve zamanı doğru şekilde kullandığımız zaman büyük başarılara imza atabileceğimiz kadar cömert. Ne yazık ki vakti faydasız işlerle geçirip ölümle yüzleştiğimiz zaman hayatın biz farketmeden geçip gittiğini görüyoruz. Yaşamak için kısa bir hayatımız yok, onu biz kısaltıyoruz. Kaynaklara sahibiz ama ziyan ediyoruz. Hayat, kullanmayı bilirsen fazlasıyla uzundur.

Para kazanılabilir. Daha çok çalışarak eline geçen para miktarını artırabilirsin. Şanslıysan lotodan para tutturup elindeki parayı artırabilirsin. Zengin akraban ölür eline para geçer. Zengin kayınpederin vardır paran olur.

Sağlığına dikkat edersin, zayıflar ve spor yaparsın, yediğine içtiğine dikkat eder, hayatta gereksiz risk (içkili araba kullanmak gibi) almazsın, sağlığını en optimize şekilde tutabilirsin, artırabilirsin.

İlişkilerini iyileştirebilirsin. Seni zehirleyen kişileri hayatından çıkarıp daha sağlıklı ilişkiler kurabilir, mutluluğunu artırabilirsin.

Dünyada bir iz bırakmak için çalışmalarını değiştirebilir, daha verimli olabilirsin.

Ama üzerinde hiç bir etkin olamayacağı yegane şey olan zamanını artırmak için yapabileceğin bir şey yok. Hayatına 1 saat daha eklemen imkansız. O an gelene kadar var olan saatlerini nasıl bir hayata dönüştürmek istediğin ise bambaşka bir şey.

Zaman paradır derler ya, aslında hiç değildir.

1 saatlik boş oturma ve 1 saatlik verimli çalışmanın maliyeti aynıdır : 1 saat.

1 saatlik oyun ve 1 saatlik kitap okumanın maliyeti aynıdır. 1 saat.

Ancak yaptığınız şey o 1 saatin değerini çok değiştirebilir.

 

Boş zamanlarımda ne yapıyorum peki?

Burada konudan saparak hedeflerden bahsetmek istiyorum.

Hayatta gerçekleştirmek istediğim şeyler için nasıl hedefler koyuyorum?

Kısa cevap : büyük – çok büyük hedefler.

Uzun cevap: Bir çok insanın “imkansız” – hatta “saçma” diyeceği seviyede büyük hedefler koyarak. Böylece küçük hedefler koyarak potansiyelimi ziyan etme riskini minimuma indiriyorum.

1 milyon lira para kazanmak yerine 500 milyon lira para kazanma hedefim var.

1 kitap yazma hedefim yerine 30 kitap yazma hedefim var.

Yılda 10 şarkı yazma yerine 100 şarkı yazma hedefim var.

Kıyafetliyken “normal” görünmek yerine plajda insanların dönüp tekrar bakacağı “manken ya da sporcu heralde” diyeceği bir vücuda sahip olma hedefim var.

Hedeflerinizi size makul görünen miktarın 10 katı olarak belirlediğiniz takdirde boş zaman kavramı tamamen değişiyor.

Boş zaman “yapacak hiç bir şeyinizin olmadığı zaman” yerine “proje X’e değil proje Y’ye çalıştığınız zaman”a dönüşüyor.

Para kazandıracak projelerimden sıkıldığım ve verimli çalışmamın imkansız olduğu noktada oturup TV izlemek yerine kitap yazmama yardımcı olacak şeyleri (araştırma, okuma, not alma, yazma) yapıyorum. Ondan sıkıldığım zaman piyanonun başına geçip şarkı yazmaya koyuluyorum. Ta ki vücudum artık fiziksel yorgunluğu kaldıramayacak hale gelip 8 saatlik uykumu almak üzere yatana kadar.

Hedeflerime hizmet etmeyen hiç bir şeyi yapmıyorum. Ailemle, arkadaşlarımla geçirdiğim zamanı bile “daha iyi insan ilişkileri, aile ilişkileri kurma hedefim”e hizmet eden aktiviteler olarak görüyor, öyle planlıyorum. Oğlumla boş boş ben TV’de o ipad’de takılır halde zaman harcamak yerine anılar yaratabileceğim, ilişkimizi güçlendirebileceğim şeyler yapmaya çalışıyorum.

Elbette insan olduğum için her zaman bu ideal plana sadık kalamıyorum. Ben de herkes gibi engellerle, kendimden şüpheyle mücadele ediyorum.

Fakat karşıma çıkan engellere bir başka Stoik filozof olan Marcus Aurelius’un en sevdiğim sözlerinden biri olan “Yolunda duran şey, yolun olsun” tavsiyesini hatırlayarak yaklaşıyorum.

Yolumu, aştığım engellerle bulmaya çalışıyorum.

 

“boş zamanlarımda film izlerim bisiklete binerim” gibi bir cevap da verebilirdim. Ama izlediğim filmlerin hangi hedefime hizmet ettiğini, bisikletle yaptığım kilometrelerin hangi hedefime hizmet ettiğini anlatmadan verdiğim cevap son derece manasız olur. Ne yaptığım kadar niye yaptığım da önemli diye düşünüyorum.

Koyduğum 500 milyon lira, 30 kitap, yıllık 100 şarkı hedefime ulaşıp ulaşmamam önemli değil. 500 milyon lira olmaz 1 milyon lira olur, 1 kitap olur, 100 şarkı olmaz 3 şarkı olur. Ama bu bile 500.000 lira, sıfır kitap ve 1 şarkıdan daha iyi bir hedef.

Bu bağlamda “hiç boş zamanım yok” diyebilirim. Çünkü zamanımın tamamını hedeflerime hizmet edecek şeylerle doldurmak benim için hayatın en büyük önceliklerinden birisi.

 

Hayat gerçekten çok mu acımasız ve kötü?

Sürekli “billmem ne rezaleti – bilmem kime şiddet – bilmem neye saldırı” gibi haberler görüyoruz.

 

“xx yy savaşı ” “bilmem neresi patlaması” “yyyzz katliamı” – “xxxx ekonomik krizi” gibi haberler.

 

Öte yandan sürekli ultra başarılı insanların yaptıklarına dair haberler görüyoruz gazetelerde. Hat trick yapan Messi (ne demek en ufak fikrim yok ama Messi iyi futbolcu galiba) ya da Nobel kazanan efsanevi şarkıcı Bob Dylan vs.

 

Olm hepinizi sikecem bak o olacak.

 

 

 

Tüm objektif verilere bakarsak şu anda, tüm tarih boyunca yaşanabilecek en – tekrar ediyorum en – iyi zamanda yaşıyoruz.

 

Geçmişte yaşayan insanlar çok daha zor, çok daha acımasız, çok daha mutsuz bir şekilde yaşiyorlardi.

 

Bugün bize kötü görünen herhangi bir olayın kat be kat kötüsü daha önceki nesillerde defalarca yaşandı.

 

Eski yunanda ortalama insan ömrü (eger cocukken ölmemişse) 30 civarı. Bugün 70lerde.

Spartalı cocukların hayatı hepimizinkinden zordu

Tahminlere göre bugüne kadar yaşayan insanların tümünü ele aldığımızda 15% civarı şiddet sebebiyle (cinayet veya savaş) ölmüş durumda.

 

Bu oran ortaçağ’da 100.000de 500 iken bugün 6-7 civarında.

 

Işid bugün kafa kesiyor, köleleştiriyor. Ama Cengiz Han fethettiği (teslim olmayan) şehirlerdeki kadın cocuk herkesi idam ediyordu. Nişabur’da kedi köpekleri bile kestiler.

 

Cengiz Kaan totalde 40 milyon insan öldürdü. 2. Dünya savaşında ölen total insan sayısı 60 milyon. Evet tanklar manklar olmadan, toplam dünya nüfusunun 5%ine denk geldiği hesap ediliyor. Bugüne oranlarsak 350 milyon kişi.

 

Evet İşid kötü. Ama neyle kıyasladığımız önemli.

 

Işid 2016 mart ayı itibariyle 1200 kişi öldürmüş.

Engizisyon totalde 350000 kişi öldürdü.

http://www.nytimes.com/…-around-the-world.html?_r=0

 

Çocuk ölümleri çok büyük gelişme katetti.Eğer 1900 yılındaki bebek ölüm oranları hala geçerli olsa idi, bugün 500.000 civarı bebegin, 1 yaşını göremeden ölmüş olmasını beklerdik. Ama bu rakam 1997 itibariyle 28000.

Hayatta kalan mutlu bebek

Yani bu bebeklerin 94%ünün hayatı kurtulmuş.

 

https://www.cdc.gov/…/preview/mmwrhtml/mm4838a2.htm

 

Hepimizin atladığı şey, basın ve yayın organlarının reklam geliri – izlenme ve tıklanma- getireceğini bildiği şeyleri gözümüze sokuyor oluşu.

 

Hayatın 99.999999%u çan eğrisinin “normal ve sıkıcı” olan orta kısmında geçiyor.

 

Ama gazeteler ve tv (ve de internet) geriye kalan 0.0000001%lik kısmı alarak (çok başarılı insanlar ve tiksinti uyandıran kötü hikayeler) yayın organlarının 100%ünü dolduruyorlar.

 

Bu tür olayları ne kadar sıklıkla gerçek hayatta gördüğünüzü düşünün. Kaç kere şahit olduğunuzu düşünün. Neredeyse hiç bir zaman.

 

Buradaki problem değer yargılarımızın patlak olması.

 

Bakınız çok enteresan (eheh)

 

“uyan – seni gruptan atıyoruz”.

 

1983 nisanında kurulduğu gruptan şutlanan gitarist, eve dönüş yolculuğunda “onların mına koyacam öyle bi grup kurucam ve ünlü olucam ki bu beni gruptan atan lavuklar önümüzdeki 30 sene beni posterlerden tv’den ve radyolardan dinleyip ‘hay skeyim’ demek zorunda kalacak” diye hırs yaparak hala aktif olan ve 25 milyon tane albüm satan megadeth‘i kuran dave mustaine‘dir.

Mustaine reyiz

Fakat kurucusu olduğu ve şutlandığı grup metallica 180 milyon albüm satarak dünyanın en tanınan metal grubu olmuştur.

 

Mustaine bu şutlanma hadisesine o kadar takık bir haldedir ki, 25 milyon albüm satmış ve çok büyük saygı uyandırmış, defalarca “en çok etkilenilen müzisyen” olarak gösterilmiş olmasına rağmen değer yargısı “metallica’dan daha ünlü olmak” olduğu için mutsuzdur.

 

Hatta bakınız 2007’deki some kind of monster‘da aglıyor falan 30 küsür sene geçmesine rağmen :

 

https://www.youtube.com/watch?v=myqwzdpm6d4

 

Bir de Pete Best‘e bakalım.

 

Pete best, beatles’ın ringo’dan önceki davulcusudur. 2 yıl grupla çaldıktan sonra bir anda – uyarısız habersiz – çat diye kovulmuştur. Tam da grup ünlü olmadan hemen önce.

Yakışıklı abimiz Pete Best ve tipsiz beatlescılar.

Sonraki senelerde hayvani depresyona girmiş, intihar etmeye kalkışmış, enkaz hale gelmiştir. Fakat bu depresyondan çıkmış, normal bir 9-5 işe girmiş, torun torba sahibi olmuştur. Ve 50 sene sonra pete best “en mutlu beatles üyesi” olarak anılmaktadır.

 

http://www.dailymail.co.uk/…appiest-beatle-all.html

 

Niye? Çünkü adamın değer yargıları farklı. Ünlü olmak zengin olmak gibi şeylerle ölçmüyor mutluluk durumunu. Eminim ki john lennon’dan daha mutludur.

 

Her gün olan münferit – hakkaten münferit- mutluluk verici ve üzüntü verici olaylara bakıp kendi durumumuzu kıyaslamamız büyük saçmalık. Çok azımız kendimize bir şeyin bizi niye mutsuz ya da mutlu ettiğini soruyoruz, anlamaya çalışıyoruz. Gereksiz yere ve çok fazla endişeleniyoruz.

 

Büyük başarılara bakıp kendimizi kıyaslıyoruz. Halbuki bize gösterilen kısmının arka planındaki çok da ışıltılı olmayan yönlerini bilmiyoruz hiç bir başarının.

 

Hayat genel olarak iyi, ve bazen bok gibi. Bok gibi olduğu zaman bunu kabullenebiliyorsak, geri kalan zamanlar için gereksiz üzülmenin hakkaten manası yok.

 

Ilgilenen varsa şu anda insanlığın altın çağında yaşadığımıza dair ispatlarıyla detaylarıyla kitap :

Steven Pinker reyiz

https://www.amazon.com/…ture-violence/dp/0143122010

 

Bonus : “everything is amazing and nobody is happy” :

 

 

“Kaliteli bir yaşam nasıl olur?”

Benden çok daha akıllı adamların, bin yıllardır cevaplamaya çalıştıkları soru.

Kaliteli yaşamı nasıl tasvir ederseniz edin, ona ulaşmak için izlenebilecek stratejiler içinde en çok işe yaradığını düşündüklerim:

 

“Olaylara değil, süreçlere odaklanın”

Bir şeyde başarısız olmak, o şeyde iyi hale gelmenin kaçınılmaz bir parçası. Hangi konu olursa olsun, yavaş bile olsa sürekli bir gelişim halindeyseniz, ilerleme varsa o süreç iyidir.

Mindset (Aklını en doğru şekilde kullan) isimli kitabında Carol Dweck (kitap tavsiyesidir) “çok yeteneklisin, çok zekisin” vs denerek büyütülen cocukların, ileride yeteneklerinin ya da zekalarının aslında o kadar da iyi olmadığı ortaya çıkmasın diyerek denem-yanılma-başarma sürecinden kaçtıklarını anlatır.
Doğru yöntem, yeteneği, zekayı veya doğuştan gelen ve “sabit” olarak algılanan bir özelliği değil, eforu övmek ve yetenek-zeka vs gibi şeylerin ancak deneme-yanılma-başarısız olma-tekrar deneme-iyileşme şeklinde ilerleyerek inşa edilen şeyler olduğunu benimsemektir.

Usta bir kişinin bir işi çok kolay yapıyor görünmesi, arka planda binlerce saatlik pratik, tekrar, başarısızlık ve tekrar deneme neticesindedir.

Olaylara odaklanmayın. Süreci sevin. Başarılı herkesin geride bıraktığı bir süreç olduğunu bilin.

Kilo vermek için şişmanken spor ve diyet yapmanız lazım.

—–

“Fakir, parası olmayan adam değil, istekleri, ihtiyaçları olan adamdır”Seneca

Yatları katları olmasına rağmen hala istekleri olan adam, ihtiyaç duyduğu her şeye sahip evsizden daha fakirdir.

Amerikada yapılan bir araştırma diyor ki, için yılda 75000 dolar üstü kazanç, hayat tatmini ve mutluluğu artırmada belirleyici değil.
Yani yılda 75000 dolar kazanabiliyorsan, barınma, yeme, sağlık, temel ihtiyaçlar vs gibi şeyleri karşılayabiliyorsan, sefil değilsen daha fazla para seni daha mutlu etmiyor.

Sapiens kitabını okuyanlar hatırlayacaktır, insanların doğuştan gelen bir “mutluluk seviyesi” var. Genetik olarak 10 üstünden 6 mutlu olmaya programlı iseniz, aynı gün sayısal çıksa, nobel kazansanız, kanseri tedavi etseniz bile tavan yapan mutluluğunuz 1 ay sonra yine 6 seviyesine inecek, benzeri şekilde aynı gün işsiz kalsanız, köpeğiniz ölse, eve hırsız girmiş olsa dip yapan mutluluğunuz 1 ay sonra yine 6 seviyesine çıkacak.

Mutsuzsan Ferrariye binerken de mutsuzsun.

Özetle Maybach’a da binsen, Fiat’a da binsen bi süre sonra aynı tatmini ve mutluluğu yaşayacaksın.

Hayattaki önceliklerini bu perspektifte değerlendirmek gerekiyor.
Sırf kazanmış olmak için para kazanmaya çalışmak, en kıymetli şeyini, vaktini buna harcamak ve fırsat maliyeti sebebiyle hayatı ıskalamak çok büyük bir dram.

Bu da bizi son stratejiye getiriyor.

—–

“Hayat, nasıl kullanacağını bilirsen yeterince uzundur” – yine Seneca.

Günü nasıl geçirdiğinizi değerlendirin. 1 hafta boyunca diyet yaparken kalori sayar gibi saat saat neye harcadığınızı bi not edin.
Işte kaç saatiniz goygoyla geçiyor, trafikte kaç saatiniz telefonda oyun oynamakla geçiyor, evde kaç saat playstationla ne bileyim dizi izlemekle vs geçiyor, haftasonları neyle geçiyor…

Bunları bir excel tablosuna yazıp verimsiz geçirdiğiniz saatleri topluca görüp, o vakti yıla oranladığınız zaman aslında çok büyük bir vakti boşa geçirdiğinizi göreceksiniz.

Aynı paranız gibi, vaktinizi neye harcadığınızı belirleyebilirseniz önceliklerinizi daha iyi yönetirsiniz.

Eğer şu andaki geliriniz veya yaptığınız iş sizi 40 yaşında emekli edebilecekse, buyrun akşamları dizi izleyin, oyun oynayın, maç izleyin. O lükse sahipsiniz.

Ama bu satırları okuyan insanların 99.9999%u 65 yaşına geldiğinde “çalışmaya devam edebilir miyim” diye düşünecekler.

“65’te emekli olucaksın demediniz mi lan?”

Akşamları yeni bir beceri (Programcılık? Grafikerlik? Sanatla alakalı bir beceri?), belki size yan gelir getirecek (Affiliate marketing?) Ve işten çıkarılma vs gibi riskleri olmayan bir iş kurmak (Freelance, danışmanlık?), sertifikasyon, master programı vs gibi işler için ayıracağınız 2 saat, size yılda yaklaşık 700 saat yani %70 verimle çalıştığınız 8 saatlik bir iş gününe oranlarsak yılda 142 iş günü gibi bir zaman yaratır.

Akşamları 2 dizi izlemek yerine 1 sene sonra size belki şimdiki maaşınız kadar para getirecek 2nci, 3ncü bir işiniz olabilir.
Müdür size atar gider yaptığı zaman “skerler seni de işini de” deyip rahatça istifa edebilirsiniz. Çünkü “b planı”, “c planı” ve “d planı”na sahipsiniz.

Bakınız John Goodman ne güzel özetliyor :

Siktir Git Seviyesi

 

Son olarak – Dota 2 oynamayın.

2014 Yılı yapımı “The Gambler” (Kumarbaz) filminde geçen muhteşem replik.

 

 

 

2.5 milyon dolar kazandığın zaman ne yapman gerektiğini herkes bilir – sağlam çatısı olan bir ev alırsın, sağlam ve ekonomik bir japon malı araba alırsın, kalan parayı da vergilerini vermek için yılda %3 – %5 getirisi olacak şekilde yatırım yaparsın – bu da senin temelin olur.
İşte bu temel senin kalendir.
Bu da seni hayatının geri kalanında “siktir git” seviyesinde olmanı sağlar.
Birisi senden bişey yapmanı mı istiyor ? “Siktir git”.
Patron seni kızdırdı mı ? “Siktir git”.
Evinin sahibi ol, bankada birazcık paran olsun, içki içme. Kim olursa olsun hayatta verebileceğim tek tavsiye budur.
Deden risk aldı mı? Seni temin ederim ki “siktir git” seviyesindeyken almıştır. Akıllı bir adamın hayatı “siktir git” üstüne kuruludur.
Amerika bile “siktir git” üzerine kurulu! Kral mısın? Ordun mu var? Dünya tarihinin gördüğü en muhteşem donanmaya mı sahipsin?
“siktir git! Biz kendi kendimizi mahvedebiliriz” – ki yaptık. O güzelim “siktir git” seviyesini sonsuza kadar kaybettik.

 

 

 

NoFap, No Fap ya da no fapping anlamına gelen bir kısaltma. Tercümesi “mastürbasyona hayır”.

Amacı masturbasyonun sebep olduğu düşünülen etkileri azaltmak.

Öncelikle okumadıysanız şu yazıyı okumanızda büyük fayda var: (bkz: Porno) 

Sen de istiyosun biliyorum

NoFap masturbasyon ve porno bagımlılığını, hızlı ve kolay dopamin salgılanmasını (beyindeki ödül mekanizması) engellemeye çalışan ve bireyin iradesine dayanan bir pratik.

Nofap ve benzeri pratiklerin en önemli etkisi testosteron üzerinde.

Erkekler için orgazmın kısa ve uzun vadede etkileri var.

Son orgazm üzerinden geçen süre 3 haftaya ulaşınca bazı araştırmalar testosteron seviyelerinde ciddi artışlar gözlemlemiş.
Daha çok testosteron da daha hırslı, daha çalışkan, daha enerjik, daha agresif olmakla ilişkili.
Sporcuların önemli müsabakalar öncesinde bir süreliğine seksten uzak durmaları yaygın bir pratik.

Tüm gücümü nofap'e borçluyum

Muhammed Ali, önemli maçlardan 6 hafta kadar önce seks yapmayı bırakıyordu.

Ancak bu süre uzadıkça (3 ay gibi) testosteron seviyesinde ciddi düşüş var.

Şimdi burada mühim olan nokta şu :

Nofap – masturbasyon yapmayın diyor. Ama kastettiği şey “orgazm olmayın” değil. Porno kullanarak kolay orgazm olmayın diyor.

Evet masturbasyon yapmayın, onun yerine seks yapın. Zira seks yapmak testosteronu seksten uzak durmaktan daha fazla artıran bişey.

Nofap pratiğini “31i bırakıcam, her şey muhteşem olacak, 3 ay içinde kitap yazıcam, iş kurucam, maraton koşucam….” diye algılayan birey hayalkırıklığına uğrayarak Porno yazısında belirttiğim problemli sürece geri dönecektir.

Nofap’a uyarak porno ve masturbasyon bagımlılığından kurtulmaya çalışan birey, otomatikman kendini daha verimli şeylerle meşgul etmeye çalışacak, kısa vadedeki testosteron etkisi sebebiyle daha enerjik, daha hırslı ve çalışkan olacak ve bu kısa süre boyunca kendini süpermen gibi hissedecektir.

Gel gelelim bu etkinin geçici oluğunu bilmek, tıpkı başarı elde etmenin motivasyon ile değil, disiplin ile olduğunu anlamak gibi.

Özetle hormonel dengenizi değiştirecek bir deneye giriyorsanız etkilerini, bu etkilerin mekanizmasını ve hayatınıza olacak etkileri iyice anlamanız, neticeleri analiz edip gerekli değişiklikleri yapabilmeniz için çok önemli.

Benzeri bir pratiği oyun bağımlılığı için de uygulamakta fayda var, zira kolay ve hızlı dopaminin uzun vadeli planlarınızı etkilemesinin yanında, çaldığı zaman ve fırsat maliyeti açısından da kendinize yapabileceğiniz en büyük kötülüklerden birisi.

Naber gençler?

 

Bugün size kıskançlığı anlatıcam.

 

Öncelikle kıskanç olmamızın çok net bir sebebi var. O da evrimsel psikolojide anlatılmış. Açıp okusanız görüceksiniz de… Kim sallar mnkym.

 

7 milyon yıllık insan evriminde (hatta öncesindeki primat atalarımızda) erkekler – yavruların kendilerinin olup olmadığını çok yakın bir zamana kadar asla net olarak bilemediler. Iş işten geçtikten sonra (dişi hamile kaldıktan sonra) cocugun yavrunun babası kim bilemezsin şerefsiz… Bilmenin yolu yoktu yani

 

Peki bu ortamda kimin genlerinin sonraki nesillere aktarılma ihtmali yüksek ?

 

Kıskanç erkeklerin.

Bu erkekler eşlerini engelleyerek ve de başka erkeklerden koruyarak (kıskanarak) yavruların kendilerinden olmasını mümkün mertebe garanti etmeye çalışıyorlardı. Bir dişiyi sadece bir tane erkek döllerse o yavrunun kimin oldugu gayet nettir zira.

 

Öte yandan kıskanç olmayan erkeklerin dişileri dölleme şansı azalıyor – zira başka bir erkek gelerek o dişiyi dölleyip doğurganlığını uzunca bir süre engelleyebiliyor. Kıskanç erkek atıyorum dişinin doğurgan oldugu süre zarfında 10 kere hamile bırakıyorsa, kıskanç olmayan erkek başka erkekler de dişiyi döllediği için belki sadece 2-3 kere dölleyebiliyor.

 

Kadınların kıskançlığı ise daha çok kaynakların paylaşılması noktasında ortaya çıkıyor. Eger yiyecek bolsa yavrular büyüyorsa bir kaç dişi aynı erkekle birlikte olabilir. Netekim alfa erkeğin bulunduğu türlerde kurtlar, bazı primatlar (insan dahil) bu davranış görülür. Erkek yeterince statü sahibiyse birden fazla eşi olabilir.

 

Özetle zaman içerisinde belli bir genetik özelliğin sonraki nesillere aktarılması açısından kıskançlık doğada tutunmuş ve insan dahil bir çok canlıda bugüne kadar gelmiştir.

 

Özetle ruh hastası olmakla, güvensiz olmakla vs çok ilgisi yoktur. Her insan kıskanır.

 

 

Peki günümüzde kıskançlık nasıl yönetilmelidir ?

 

Bir kere erkekler- kız sizi aldatacaksa aldatır, ruhunuz duymaz. Cem yılmaz’ın skecini hatırlayın. Kız hayatı boyunca master seviyede yalan söylemeye alışmış. Kıvrak zekasıyla sizi uzun süre uyutması gayet olasıdır.

 

Özetle kıskanclık yaparak aldatmayı engelleyebileceğini sanan erkek bildiğin salaktır.

 

Kıskançlık yaptığını gösteren ve arıza çıkaran erkek daha da salaktır.

 

Niye söyleyeyim.

 

Diyelim ki hanım kızın etrafında uydu erkekler ya da popüler tabiriyle meriçler var.

 

Bu elemanlar zaten kızla birlikte olabilmek için fırsat kolluyorlar. Kızın kaşını kaldırması zaten yeterli. Kız bunu yapmıyorsa mevcut sevgilisi bir çok açıdan daha iyi demektir.

 

Mevcut sevgilisinden bariz daha iyi bir seçenek ortaya çıkar ve kadına ilgisini belli ederse ve net bir upgrade – yükseltme olanağı sunarsa kız zaten aldatmakla ugrasmayacak direk mevcut sevgiliyi terk edip diğerine gitmek için çalışacaktır. Bu noktada aldatma olma ihtimali düşük – zira kadın aldattığı takdirde yeni sevgilisinin “aldatan kadın” olarak kendisini yaftalamasına sebep olacak ve bu uzun süreli ilişki ihtimalini düşürecek – pirince giderken bulgurdan olacaktır.

 

Aldatma çoğunlukla sadece belli açılardan mevcut sevgiliden daha iyi bir seçenek çıktığında – ancak uzun vadeli bir değişiklik çok da pragmatik olmadığında ortaya çıkan bir davranıştır (istisnalar hep var atlamayın hemen). Örnek sixpack’li spor hocasıyla bir gece geçirmek mevcut kariyer adamı hafif göbekli ama genel olarak fit ve iyi görünen sevgiliyi kocayı değiştirmek için yeterli bir sebep değildir.

 

Geri dönelim kıskançlığa..

 

Erkek en ufak şeyi kafasına takar kıskanırsa kadının aklına şöyle bir düşünce düşer (karpuz kabugu) :

 

“Bu adam X’i Y’yi kıskanıyor ama bu lavuklar öyle matah şeyler değil. Peki bu adam bunları niye kıskanıyor?

Demek ki benim göremediğim bir zayıflık -bir arıza var ki, kendini tehdit edilmiş hissediyor. Demek ki bu adam benim sandığım kadar yüksek statülü (bir çok açıdan diğer erkeklerden daha iyi) değil. Acaba vaktimi dışarıdan bir çok açıdan iyi görünen ama içeriden güvensiz ve zayıf bir erkekle mi geçiriyorum?”

 

Ya erkekler… Kızın facebookuna instagramına gelen her like’a arıza çıkarırsanız hatun kişinin kafasından geçen düşünce budur işte. Sonra düşünürsünüz niye ilişkinin başında durmak bilmeyen sabah blowjobları artık olmuyor diye. Hep bu ve bunun gibi aslında ne kadar özgüvensiz oldugunuzu gösteren ufak işaretler yüzünden.

 

Ilişkinin başında kız seni hayalgücünü ve ümitlerini kullanarak belli bir senaryoya oturtuyor. Kafasında bir “erkek” modeli var yani seni gördüğü zaman.

Zaman içerisinde sen böyle falsolar verdikçe kafasındaki resim yavaş yavaş yırtılmaya ve bozulmaya başlıyor. O yüzden zayıflık göstermemeye – hatta daha doğrusu zayıf olmamaya çalışmanız lazım.

Ne var yani etrafında meriçler varsa? Meriçleri istese meriçlerle olur.

Gerçekten meriçlerden birisi isterse zaten tutamazsın .

Seni ve meriçleri ipe dizecek bir erkek cıkar gelirse yine tutamazsın.

 

Bir de olaya şu açıdan bakman lazım – etrafında meriçler varsa demek ki hatun gayet güzel.

Eh şahsen ben de başkasının yataga atmak istemediği bir kadını istemem.

Etrafında meriçler olması bir nevi benim kendi statümün ispatı oluyor.

 

Elbette bu kıskançlık hissiyatını kullanarak kendini onaylatmak isteyen kızlar olacaktır. Meriçleri sana karşı kullanmaya çalışacak tepkini ölçmeye çalışacaktır.

 

Yapman gereken basit. Bu salakoların sevgilinin “kız arkadaşları” oldugunu unutma. Çünkü kızların erkek arkadaşları olmaz. Sevgilileri olur, kız arkadaşları olur.

Sevgilisi olmayan erkek otomatikman kız arkadaşıdır. Sen de öyle gör. Ne zaman sana Demir’den, Mete’den, Berkay’dan bahsetse sen “Damla” duy, “Melis” duy, “Büşra” duy.

 

Eyyorlamam bu kadar.

Nabıyonuz gençler? Geldi bahar ayları gevşedi dekolte düğmeleri di mi. Köftehorlar sizi.

Otelden çıkmadan 25 dakkam var o süreye ne kadar sığarsa artık yazıyorum iyi okuyun.

Yapılan bilimsel araştırmalar (bilimsel dediğime bakmayın detaylı anket işte) ve bizzat bu başlık altındaki az miktarda entry’de de kanıtları yer yer görüldüğü şekilde erkeklerin mutsuz olmalarının ana sebebi beklentilerinin karşılanmamasıdır.

Peki beklentileri nedir ?

Beklentileri oyunu kuralına göre oynarlarsa isteklerinin karşılanmasıdır.

Hangi oyunu? Hayat oyunu. Okula git, sınavları geç, hayata atıl, sınavları geç, becerebiliyorsan evlen (çıta çok yüksek değil, hele evlilik kartını masaya süren erkeğin boşta kalması zor) , baba ol, hayatının uyanık olduğun kısmının yarısını para ve kaynak üretmeye harca.

 

 

Peki hangi beklentiler?

Sevilmek. Birilerinin ona ihtiyacı olduğunu ve bu yüzden takdir gördüğünü hissetmek.

Erkeklerin ve kadınların “besleme” (esasen nurture kelimesinin karşılığını aradım ama galiba türkçemizde yok) yöntemleri çok farklı.

Erkeklerin nurture yöntemleri daha fedakar, kendini feda etmeye meyilli yöntemler.
Kadınların nurture yöntemleri daha çok birlikteliğe ve bizzat fiziksel olarak yanında olmaya meyilli.

Şöyle örneklendireyim.

Bir anne, cocuklarının maddi ve manevi olarak beslenmesini sağlamak için cocuklarıyla vakit geçirmeyi elzem görür. Doğrudan şefkat ve destek olmayı beslenmenin yöntemi olarak kabul eder.

Bir baba ise eşi ve cocuklarının hiç bir şeye muhtaç olmamasını – kendisi dahil – hedefleyerek cocuklarıyla ve eşiyle geçirmek isteyeceği vakitten feragat ederek kaynak üretmeyi bir besleme olarak görür.
Maddi besleme kısmı zaten bariz.
Ancak manevi olarak hiç bir şeye muhtaç yaşamama lüksünü, kaynak ve hayatta kalma endişesi olmadan yaşama lüksünü mutlak manevi besleme olarak görür.
Çünkü erkeğin hayattaki en büyük endişesi hayatta kalma ve kaynaklara erişimi devam ettirebilmektir.

Çünkü, erkek cocuklarına, bebekliklerinden beri hayatlarını ait oldukları grubun salahiyeti karşısında değersizleştirmeleri yönünde sosyalleşme yapılıyor.

Erkek cocuklarında bebeklikten itibaren bir “performans yükümlülüğü” baskısı var.

Çocuğun sevgi görmesi neredeyse tamamen gösterdiği performansa bağlı.

Kendi ailesine objektif ve dürüstçe bakan herkes erkek cocuklarının daha az şefkat ve daha çok sorumlulukla büyütüldüğünü, görece olarak kız cocuklarına baskı yapılan ortamlarda bile erkeklere tanınan serbestliğin aslında performans yükümlülüğünün bir parçası olduğunu görecektir.

Bu sadece bizim toplumda böyle değil, bir çok dünya toplumunda böyle.

 

 

Erkeklerde intihar oranı kadınlara göre çok yüksek.
Kadınlarda mental hastalık tanısı konma ve tedavi olma oranı daha yüksek – ancak erkeklerde alkolizm ve madde bağımlılığı oranı daha yüksek.
Bunun sebebi erkeklerin daha az mental olarak hasta olması ya da daha az desteğe ihtiyaç duyması değil.
Mental yardım almanın zayıflık olarak görülmesi, erkeğin performansını – ya da dışarıdan algılanan performansını düşüren bir handikap olarak görülmesi sebebiyle erkeklerin akıl sağlığı için doktora başvurmak yerine, çözümü alkol ve benzeri uyuşturucularla (bilgisayar oyunları, porno, futbol hastalığı vs) gidermeye çalışması.

Kaynak veremeyeceğim bir araştırmada lise öğrencilerine “nasıl intihar ederdiniz” sorusu soruluyor ve kız cocuklar uyku hapı vs gibi şeyleri seçerken erkekler “1 şişe votka alır ve arabayla uçurumdan atlardım” gibi cevaplar veriyorlar.

Dido ve Eminem’in meşhur şarkısı “Stan“de de benzeri bir senaryo anlatılır.

Alkollü kaza yapan erkeklerin acaba kaçı aslında intihar ediyordu?bilemiyoruz.
Sadece erkeğin alkollü araba kullanmasına odaklanıp sorumsuz olduğu noktasında mutabık kalıp devam ediyoruz.

Yine benzeri şekilde işsiz kalan erkeklerin intihar etme oranları da daha yüksek. Erkek burada “aileme daha fazla yük olmayayım” hissiyatıyla hareket edebiliyor.

Özetle erkeklerin sevgi ve maddi manevi besleme yöntemi kendinden feragat etme şeklinde.

Ancak kendinden ve ailesiyle geçirdiği zamandan feragat eden erkekler ailesinden uzaklaşıyorlar.
Yani sevdikleri insanlar için performans gösteren ve bu sebeple kadınlardan ortalama 7 sene erken ölen (zira erkeğin yaşadığı stres kalp hastalığı ve kanser riskini artıran bir şey) erkek – beklediği sevgiyi görecek vakte sahip olmadığı gibi, ailesiyle geçirdiği az miktarda zamanda da kendisini artık tanımayan ve onunla iletişim kurmayı bilmeyen insanlarla birlikte oluyor.

Bir nevi “ATM baba”ya dönüşüyor.

Yıllar içerisinde ATM baba’ya dönüşen erkek de işsiz kalır, hasta olur ve ATM görevini sürdürememeye başlarsa kendini birden bir yük gibi görmeye başlıyor.
Ailesinin onu öyle görüp görmemesinden bağımsız olarak hayatı boyunca “performans=sevilmek ve mutluluk” olan birisi için performans gösterememek ölüm gibi bir şey.

Aile babası olan erkeklerin mutsuzluğu bu.

Peki bekar erkeklerin mutsuzluğu nereden geliyor ?

Bekar erkeklerin mutsuzluğu da belli bir seviyede performans gösterebilene kadar toplum ve ilgisini en çok arzuladıkları karşı cins tarafından görmezden gelinme.

Acı gerçek şu ki, eğer toplum gözünde değerli bir şeyde uzmanlık – beceri veya potansiyel gösteremiyorsanız, görünmezsiniz.

Dota 2’de dünya sıralamasında ilk 10da iseniz ancak kendinize benzeyen (sosyal olarak değeri olmayan işlerde uzman – görünmez) genç erkekler arasında saygı görüyorsunuz.
Talep olmayan bir şey satıyorsunuz yani.
Talep olan uzmanlığa ya da arzulanan özelliklere sahip erkekler gerçek hayatı yaşıyorlar.

 

 

O uzmanlığı ve beceriyi geliştirmek de zaman istiyor. Efor ve disiplin istiyor.

Devletler bugün okul sistemleri kurarak çıtayı belli bir seviyenin üstüne çekiyor. Yani x bir okuldan mezun olan adam işe alınabilir seviyeye geliyor.

Ancak bu çıta yeni 0 noktası haline gelmiş durumda. Yani bu çıtanın altında iseniz dezavantajdasınız.

Ünv. Mezunu olmak bir olay değil yani artık. Rekabet ettiğiniz diğer erkeklere kıyasla neredesiniz?

Performans yükümlülüğünü ne derece iyi yapıyorsunuz?

Esas sorular bunlar.

Sistem erkeklerin harcanabilir (hayatı grubun salahiyeti ile kıyaslanınca değersiz) ve ne kadar üretebilir olduğuyla ilgileniyor.
Bu ikisinden biri (asker veya üreten, performe eden) değilseniz toplumun gözünde asalak gibi görülüyorsunuz.

Babanızla olan kötü ilişkilerinizin de, kızlarla olan kötü deneyimlerinizin de, düşük maaşınız, uzun süren otobüs yolculuğunuz ve geleceğe dair umutsuzluğunuzun da sebebi bu.

Bu stresle başa çıkmak için sizi ele geçiren porno oyun ve futbol bağımlılığınızın sebebi bu.

Hayatı bu şekilde yaşamaya devam edip insanlığın geldiği noktadaki minimumlar sayesinde (sosyal devlet, insan hakları vs) ölmeden iyi kötü yaşama şansınız var.
Bu şartlar 100 senelik bile değil. O yüzden bu yüz yılda doğduğunuza yatıp kalkıp dua edin.

Ancak bu yol sizi daimi olarak mutsuzluk ülkesinde tutacak. Asla aradığınız ve cocukken nadiren elde edebildiğiniz tatmin, koşulsuz sevilme ve mutluluk mertebesine ulaşamayacaksınız.

Yapabileceğiniz yegane hareket kendinizi geliştirip rekabette öne çıkmaya çalışmak.

Konuyla alakalı:

Boşanma oranlarının artma sebepleri

Porno

Erkek Olmak

Ataerkil Toplum

 

 

Hala Dota 2’yi ve diğer ziyan oyunları silmediniz di mi?

Hala 1000+ saatlik oyununuza bakıp gurur duyuyosunuz di mi.

Seks yapamayan meriç.

Sanırsın “Afrika’da Sınır Tanımayan Doktorlar’la 8 yıl geçmişim var” diyor. Alt tarafı oyun oynuyosun.

Embesiller sizi.

Bakın sadece 500 saatlik (günde 2 saat) pratik yaparak 1.5 senede sıfırdan nasıl piyano çalmayı öğrenmiş elin oğlu:

Bonibon kadar beyni olan adam “lan ben n’apıyorum” diyerek bu sigara kadar zararlı bağımlılığı hayatından çıkarır.

Dota 2 ve benzeri zamanınızı çalan şeylere harcadığınız kaynaklarla (zaman+para+enerji+fırsat maliyeti) hayatınız çok farklı olabilirdi. “anlıyorum ama konuşamıyorum”da kalmazdınız. “yea benim de evde gitar var da çalamıyorum pek” demez, bir çok açıdan değerinizi gösterebilirdiniz.

Gel gelelim siz n’aptınız?

31-Dota-31-Dota-31-Dota

 

Hala okumadıysanız: Porno