Güçlü Erkek Aldatmacası

Kırmızı Hap farkındalığının en önemli sütunlarından birisi erkeklerin dünyanın sahibi olmadığı, anlatılan tüm masallara rağmen güçlü olmadıkları gerçeğiyle yüzleşmeleridir.

Çocukluklarından beri güçlü oldukları, özellikle kadınlara göre avantajlı oldukları yönünde sosyalleştirilmiş erkekler, aslında hazırlandıkları rolün, kendilerine değil, eşleri ve cocuklarına hizmet etme rolü olduğunu, bu rolü yerine getirebildiği ölçüde kabul göreceği, bir çok insanı etkileyebilecek bir değer üretebildiği sürece statü sahibi olabileceğini veya grubu için (ülkesi, kabilesi, ailesi) için koruyucu olup ölebileceği ölçüde değerli olduğu bir rol olduğunu farkettikleri zaman Kırmızı Hap’ın “kızgınlık” fazına kesin giriş yapmış olurlar.

Bu yazıda aslında erkeklerin avantajlı olduğu düşünülen, erkeklerin ayrıcalığı gibi görünen bazı sosyal inşaların aslında ayrıcalık veya avantaj olmadığından, birer yükümlülük olduğundan bahsedeceğiz.

Bir bireyin kendini güçsüz hissetmesi ve dışarıdan algılanan gücü arasında bir bağ olmadığı noktasını en başta belirtmemiz gerekiyor. Feminizmin en büyük hatalarından birisi, kendini güçsüz hisseden kadınların “ben kendimi güçsüz hissediyorsam, erkekler kendini güçlü hissediyor olmalı” bakış açısı, ve bu bakış açısını ispatlamak üzere teyit yanılgısı ile bulduğu örnekler.

Bir ortamda kimin güçlü olduğunu anlamak için kimi eleştiremeyeceğinizi bulmanız gerekir.

“Güçsüz-masum kadın / güçlü ve kabahatli erkek” algısı, yıkılması zor gibi görünen ancak sadece basit bir perspektif kayması ile çatırdayan bir kağıt ev.

Bu perspektif algısını değiştirecek tek soru : Cui bono – kimin yararına.

Öncelikle kadınların bir çok açıdan kendini güçsüz hissetmesinin temelsiz olmadığını belirtmek gerekir.

Kadınlar çalışma hayatı, akademik kariyer konusunda tarihsel olarak geride kalmış, ve sadece son 50-60 senede kendilerine bu alanlarda ilerleme hakkı verilmiştir. Kadınlar fiziksel güçsüzlükleri sebebiyle tecavüz, taciz, cinsel saldırı, aile içi şiddet açısından erkeklere kıyaslanamayacak risklerle yaşamak zorundalar. Kadınların kendini güçsüz hissetmesi tartışmasız bir gerçek.

Feminizm kadınlara bu alanlarda bir çok kazanım sağlamıştır. Bu yadsınamayacağı gibi aklı başında hiç kimsenin kadınların en temel insan hakları açısında herhangi bir insandan farklı olmamasını sağlayacak kazanımlarını geri almaya çalışmak gibi bir amacı olabileceğini düşünmüyorum.

Neyse ki bir çok modern toplumda bu problemlerin düzeltilmesi amacıyla kanunlar çıkarılmış, inisiyatifler alınmış ve hayata geçirilen bir çok iyileşme olmuştur. Gel gelelim yine aynı toplumlarda bu iyileşmeler “kadınların problemi var, problemin kaynağı erkekler” , “kadınlar ezilmiş hissediyor, o halde ezen sınıf erkekler olmalı” şeklinde yanlış bir perspektifle hayata geçmiştir.

“Güç nedir” sorusunu burada cevaplamamız gerekiyor. Güç, kendi hayatına yön verebilme yetisidir. Kararlarını verebilme ve bunları hayata geçirmekte özgür ve bunu başarabilecek yetiye sahibi olmaktır. Bu açıdan baktığımızda “güç” herhangi bir cinsin tekelinde olan bir şey değildir. Bir erkek, erkek olarak doğduğu için hayatıyla ilgili seçimler yapma gücüne otomatikman sahip değildir. Tıpkı kadın olarak doğmanın otomatikman bu güçten feragat ettiği anlamına gibi.

Objektif olarak istatistiklere bakarsak bir çok açıdan “güç” sahibi grubun erkekler olmadığı görülebilir.

Beklenen yaşam süresi, global olarak erkeklerde kadınlardan ortalama 5 yıl daha kısadır. Türkiye için bu sayı kadınlarda 80, erkeklerde 75 yıldır. Amerika’da siyahi erkek ve kadınların beyazlardan daha az yaşaması, Siyahilerin güçsüzlüğü olarak yorumlanırken, erkeklerin kadınlardan az yaşaması, erkeklerin güçsüzlüğü olarak yorumlanmamaktadır.

İntihar oranları erkeklerin aleyhinedir.

9 yaşına kadar intihar oranları kız-erkekler için aynı.
10-14 yaşlar arasında erkeklerin intihar oranı 2 kat.
15-19 arasında erkeklerin intihar oranı 4 kat
19-24 yaş arasında erkeklerin intihar oranı 6 kat fazla.

Amerika için 10 intihardan 7si erkek. Erkek çocuklar, toplumsal erkek rollerinin baskısıyla karşılaştıkça intihar etmeye başlıyorlar. Bu sayıya içkili araç kullanarak kaza sonucu ölme şeklinde oluşan gizli intiharlar dahil değil. Kadınların daha çok depresyona girmeleri kadınların grup olarak güçsüzlüğüne yorumlanmaktadır. Erkeklerin intihar oranlarındaki üstünlükleri erkeklerin güçsüzlüğü olarak yorumlanmamaktadır.

Saldırı mağdurları çoğunlukla erkektir. Buna cinsel saldırı suçları da dahil. 1989 yılında Time dergisi 7 gün içerisinde silahlı saldırı sonucu ölen 464 kurbanla ilgili bir yazı yayınladı. Kurbanların %84’ü erkek olmasına rağmen derginin kapağında kadın kurbanlardan birisi vardı.

Erkeklerin bir çok ülkede kadınlardan daha fazla kazandıkları gözlenmiştir. Ancak harcama alışkanlıkları göz önüne alındığında haneye giren paranın 80%inin kadınlar tarafından harcandığı görülecektir. Bu durumun bir etkisi kadınlara yönelik reklam verenleri gözeterek yapılan programlardaki kadınlara yönelik öğelerdir. Kadınların hoşuna gitmeyecek – örneğin kurbanın erkek, saldırganın kadın olduğu- polisiye diziler yapılmamakta, katil erkek-kadın kurban teması istismar edilerek bulunurluk heuristic’i güçlendirilmektedir.

Erkeklerin “daha fazla harcama yapma” yükümlülüğü bulunmaktadır. Örneğin bir restorana gittiğinizde, erkeğin hesabı ödemesi 10 kat daha fazla bir ihtimaldir. “Ama erkekler daha çok kazanıyor” diyeceksiniz, peki iki kadın restorana gittiği zaman, daha çok para kazanan kadının tüm hesabı ödemesi bekleniyor mu? Elbette hayır. Erkekler, bu daha fazla harcama yapma yükümlülüğünü karşılayabilmek için daha fazla çalışmak zorundalar. Bu gerekliliği gören genç erkekler, ileride daha kolay harcama yapmalarına olanak verecek olan işleri, gerçekten isteyebilecekleri işlere tercih etmek zorunda kalıyorlar. Diğer bir deyişle erkeklerin istedikleri okula giderek istedikleri mesleği seçme olanağı, sanıldığından daha az. Çünkü yüzeyde erkeğin sanat tarihçisi, ya da dilbilimci veya müzisyen olmasına engel bir kural-kanun vs yokken, ileride omuzlarına yüklenecek olan harcama yükümlülüğü bu erkeğin (genellikle bu durumdan haberdar ve deneyimlemiş olan ailesi tarafından) para kazanması daha olası mesleklere zorlanmasına sebep olmaktadır. Erkeklerin daha çok doktor, mühendis, hukukçu, yönetici vs olmaları bir güç göstergesinden çok zorunluluktur. Kendi hayatına yön verme açısından güçsüzlüğüdür. Sosyalleşmemiz biz erkeklerin daha çok para kazandıracak (ama mutlu edeceği garanti olmayan) meslekleri birer övünç kaynağı olarak görmemize sebep olduğu, aynı zamanda aslında istediğimiz meslek olmayan mesleğe zaman-enerji ve para olarak büyük yatırım yapmış olduğumuz için “keşke sanat tarihi okuyup galerilerde, mezatlarda, sanatçılarla çalışsaydım da CEO olmasaydım” diyen erkek çok azdır.

Benzeri şekilde ülkeyi ve aileyi korumak için askerlik yapmak ve askerlik esnasında ölmek, bir erkek için çoğu toplumda erişilebilecek en üst mertebedir.

Kadınların aileyi ve cocukları yönlendirme gücü, erkeklerden daha fazladır. Kadınlar, çalışsalar da çalışmasalar da çocuklar üzerinde babanın sahip olduğundan daha fazla yönlendirme gücüne sahiptirler. Hem sosyal ilişkilerde kadınların çok daha başarılı olması, hem cocukların ihtiyaç duyduğu ve aradığı şefkati daha kolaylıkla verebilmesi, hem de babanın çoğu zaman evin dışında uzun saatler boyunca çalışması yüzünden kadınların ev halkı üzerindeki etkisi erkeğe oranla çok daha fazladır. Bir çok erkek kendini kadının evinde bir misafir gibi hissetmektedir. Virgina Woolf’un “Kendine ait bir oda” kitabı, günümüzde erkeklerin, karılarının evinde kendilerine ait bir oda (mancave, hobi odası, aynı zamanda çamaşırlık ya da kiler olan çalışma odası, küçük tuvaletteki mini kütüphane) olmasına evrilmiştir. Bu cümleyi okuyan evli erkekler neden bahsettiğim gayet iyi biliyorlar.

Kadınlar ev hanımı oldukları takdirde, kendi küçük şirketlerinin CEO’su gibiler. Erkeklerin çok az bir bölümü şirket CEO’su olabiliyorlar. Erkekler tüm gün gelirlerinin kaynağı olan yöneticilerinin, patronlarının gözü önünde çalışıyorlar ve çoğu zaman patronların belirlediği kurallara göre (şu saatte işe gel, şu kadar verimle şu kadar saat çalış, işemek ve yemek için şu kadar zamanın var) yaşıyorlar. Ev hanımları tüm gün gelirlerinin kaynağı olan kocalarının gözü önünde çalışmıyorlar, hayatlarının büyük bölümünde sınırlar içerisinde kendi kararlarını vererek yaşayabiliyorlar. Hatta bir çok kuralı koyan bizzat ev hanımları.

Erkekler tecavüzcü olunca büyük haber olur ve haftalarca konuşulurken, yanan binadan birilerini kurtarırken ölen itfaiye erleri ya da görev başında ölen asker ve polisler nadiren bu kadar büyük haber konusu olurlar.

“Kadınlar hem işe gidiyor, hem de ev işi yapıyor”. Bu cümle kadınların işyerinde harcadığı saatlere ek olarak tam zamanlı olarak ev işi yaptığı izlemini, erkeklerin ise bunun yarısı kadar çalıştığını ima ediyor. Fakat araştırmalarda erkek ve kadınların işyerinde geçirdikleri zaman (erkekler daha uzun süre ev dışında çalışıyor, kadınlar ev içinde daha çok çalışıyor), işe giderken harcadıkları zaman (erkekler daha uzak yerlere çalışmaya gidiyor) , ev işleri yaparken harcadıkları zaman (kadınlar için yemek temizlik ütü vs, erkekler için tamirat, boya badana, fatura vs gibi işler) toplandığı zaman kadınların haftada 56 saat çalışmasına karşılık erkekler 61 saat çalıştığı görülmüş.

Erkeklerin bedava badigard – yakın koruma olarak görev yapma yükümlülüğü var. Hem de sadece eşine ya da yakın akrabası kadınlara değil, tüm kadınları kapsayacak şekilde. Canı pahasına sizi koruyacak birinin kaç paraya çalışacağını hayal edin. Ya da hiç tanımadığınız bir erkeği korumak için kaç para isteyeceğinizi düşünün. Erkekler, yakınlarındaki kadınları – eşleri, kardeşleri vs olmasından bağımsız olarak – korumak üzere sosyalleşiyorlar. Bu gerçek değil diyenlerin taciz-kavga vs gibi olaylarda”orada hiç mi erkek yokmuş” “niye bana denk gelmemiş” temalı yorumları okumasını tavsiye ediyorum.

Erkeklerin durumunu bir çok açıdan kölelerle kıyaslamak mümkün. Köleler, kendileri erken ölürken tarlalarda çalışarak başkasının ekonomik çıkarına çalıştılar. Erkekler, askerlik ile başkalarının ekonomik çıkarı için savaşlarda ölüyorlar. Kölelerin cocukları zorla ellerinden alınıyordu, bugün erkeklerin çocukları boşanma neticesinde zorla ellerinden alınarak anneye veriliyor ve erişimleri kısıtlanıyor. Kadınların çocuklarına ebeveyn olma hakları varken erkeklerin bu hak için savaşmaları bekleniyor. Köleler, zorla tehlikeli işlerde çalıştırılırken, erkekler sosyalleşme ile ölüm tehlikesi olan işlerde çalışmaya itiliyor. Güney Afrika’daki aparteid rejimi zencileri elmas madenlerinde çalışmaya zorlarken, erkekler bu elmasları satın alıp kadınlara verip sevgilerini alabilmek için başka türlü madenlerde çalışmaya zorlanıyorlar. Köle sahiplerinin onlara kaynak sağlayan köleleri vardı. Kadınların kendilerine kaynak sağlayan babaları ve kocaları var.

Seçmenlerin yarısı kadın. Kadınların ama özellikle ev kadınlarının seçimleri etkileme gücü Türkiye’de ve diğer demokratik sistemle yönetilen ülkelerde büyük. Gizli oy sistemi olduğu için spesifik olarak hangi cinsiyet ne oy veriyor resmi rakamlara sahip değiliz ancak seçim sonrası anketler büyük ölçüde birbirine benzer veriler sunuyor.

Köleler ve erkekler arasındaki en büyük fark, kölelerin yaşadıkları hayatı “güçlü” olarak tanımlamamaları, ama erkeklerin yaşadıkları hayatta güçlü olduklarını düşünmeleridir. Bunun sebeplerinden birisi yine bulunurluk heuristic’i – yani güce sahip bireylerin çoğunun erkek olması, diğer erkeklerin de “yeterince çalışırsa aynı güce sahip olabileceği” sanrısıdır.

Eğer toplumda gerçekten erkekler güçlü ve kadınlara baskı yapıyor olsaydı, tıpkı kölelerin beyazların tüketmesi için kaynak sağlaması gibi, kadınların erkek tüketimi için kaynak sağladığını görürdük. Ancak var olan durumda erkekler, çoğu zaman kadınların tüketimi için üretmekle meşguller.

Eski feminist Warren Farrell 1993 tarihli kitabında problemin sebebi olarak eski ve yeni aile modellerini, bu aile modellerinin önceliklerini ve modern dünyanın sağladığı faydalar ile değişen önceliklerimizin 1. model ailedeki rollerle çatışmaya başladığını açıklar. 1900lerin başından itibaren iyileşen yaşam koşulları aile önceliğinin hayatta kalma endişesinden uzaklaşıp (çünkü hayatta kalmamızı kolaylaştırıcı devlet – hastane – sosyal kuruluşlar gibi kurumsal çözümler var) hayat tatminine yaklaşmasına – bir nevi “Aile v1.0″dan, “Aile v2.0″a geçiş yapmamıza olanak sağladı.

Buna göre 2 aile modeli şu şekilde özetlenebilir:

1.Model aile : Önceliği aileyi oluşturan cocuklar, anne, yaşlı ebeveynler ve babanın mutluluğu veya tatmini değil, insanların hayatta kalmasıdır. Roller kesin hatlarla belirlenmiştir, kadın çocuk yetiştirir, evi idare eder, erkek para-kaynak kazanır. Çocuk yapmak mecburidir. Kadınların çocuk yaparken (doğururken) hayatlarını riske atması beklenir. Erkeklerin savaşta hayatlarını riske atması beklenir. Evlilik sözleşmesinin bozulması ya imkansız ya da zordur. Mümkün olduğu yerlerde caydırıcılar vardır. Kadının sorumluluğu daha çok erkektedir. Kadının sorumluluğu erkeğin itibarına olan etkisiyle sınırlıdır. Kadınlar mal olarak görülür, ama erkekler maldan da aşağı durumdadır – mallarını (karısı, toprakları, malları) kaybetmektense (savaşta) ölmeleri beklenir. Her iki cinsiyet de ailenin ihtiyaçlarına hizmet ederler.
Eş seçiminde ebeveyn-koruyucu-kaynak sağlayıcı rolünü ne kadar iyi üstlenebildiği belirleyicidir.
Erkekler evlilik öncesinde karşı cinse cinsel açıdan erişim hakkına sahip değildir. Sekse erişebilmek için ilk önce kaynak sağlayabildiğini ispatlamak zorundadır. Kadınlar da benzeri şekilde doğurganlık ve ebeveynlik-ev yönetimi özelliklerini sergilemek durumundadır

2. Model Aile : Öncelik mutluluktur. Bireyler kendi başlarına tamdır, diğerine ihtiyaç duymamaktadır, çekim sonucu oluşan birliktelik toplamdan fazla bir mutluluk -sinerji – yaratmalıdır. Roller ortaktır. Ebeveynlik ve para kazanma rolleri keskin değildir, her iki cinsiyet de bu rolleri üstlenebilir. Çocuk yapmak zorunlu değildir. Doğumda ölüm riski düşük olduğu gibi savaşta ölme riski de düşüktür. Evlilik sözleşmesi tarafların mutluluğu devam ettiği sürece devam eder. Sözleşmeyi bozmak son derece kolaydır. Taraflardan sadece bir tanesi sözleşmeyi bozabilir, iki tarafın sözleşmeyi bitirmek üzerine anlaşmasına gerek yoktur. Eşler kendilerinden ve eşlerinden aynı derecede sorumludurlar (kadının sorumluluğu erkekte olduğu kadar erkeğin sorumluluğu kadındadır).
Eş seçiminde ebeveyn-koruyucu rol ikincil bir belirleyicidir. Ortak değerler, eşler arası çekim-arzu daha ön plandadır. Eşlerin hane gelirinin yarısından fazlasını kazanması beklentisi çoğu zaman yoktur, anne çocuklar için dışarıda çalışmak yerine evde çalışmayı seçebilir. Bu kararlar ortak verilir.
Evlilik öncesinde her iki cinsiyet karşı cinsle ilişkiye girebilir. Evlilik sekse erişim için yapılan bir sözleşme değildir, çiftlerin evlilik öncesinde seks açısından anlaşmaları ve tatmin olmaları evlilik olasılığını ve sonrasında başarısını güçlendirir.

Bu iki model arası geçiş 2. Dünya savaşı sonrasına denk gelir. Amerika’da 1. model standartlarına göre yapılan evliliklerin bir anda 2. model standartlarına göre değerlendirilmeye başlanması sebebiyle 1960larda boşanmalarda büyük bir sıçrama olmuştur. Bu sıçramanın sebebi olarak kadınların eğitime ve iş gücüne katılım oranlarının artışı gösterilse de esas sebep üstteki 1. model evliliklerin 2. modele geçişlerinin zor olması ve başka bir eşle sıfırdan 2. model bir evlilik yapmanın eskiyi 2.modele geçirmekten kolay olmasıdır.

1.model ailenin geçerli olduğu dönemde özellikle kadınların geride tutulmuş olduklarını düşünmek işin kolayına kaçmaktır. Zira çok küçük bir grup erkek haricinde, her iki cinsiyet de güçlü değildi – onun yerine cinsiyet rolleri vardı. Erkek, tıpkı kadın gibi hayatı üzerinde seçim yapma hakkı sınırlı bir yaşam sürüyordu. Eğer cinsiyetçilikten bahsedilecekse her iki cinsiyet için bahsedilmesi gerekir – sadece kadınların yaşadığı zorluklardan değil.

Son 200 senede kadınların hayatı erkeklerin hayatına kıyasla çok daha fazla iyileşme gösterdi.

200 sene önce yaşayan bir kadın, çocuklarının 3’te birini 5 yaşından önce kaybediyordu. Bugün yaşayan bir kadın için çocuğunu kaybetme riski %1den az. 200 sene önceki kadının yaptığı genellikle çok sayıda (7-8) çocuk için ev işi yapmak, yemek hazırlamak tüm gününü alan bir işti. Bugün kadın ortalama 2 cocuk sahibi oluyor ve yemek, temizlik ve benzeri ihtiyaçları kolaylaştırmak için makinelerimiz (elektrikli süpürge, fırın, mikrodalga, buzluk vs) var. 200 sene önceki kadın at arabasıyla ya da yürüyerek gidip satın aldığı malzemelerle yemek pişirmesi saatler sürüyor, ev temizliği saatler sürüyor, çamaşır su tesisatı olmadığı için akarsu kenarında yapılması gereken uzun bir iş oluyordu. Bugün motorlu araçlar, internet ya da telefonla sipariş gibi olanaklarımız var. Çamaşırlarımız makinelerde yıkanıyor, hatta kurutuluyor. 200 sene önce her yemekten sonra bulaşıklar yine akarsu kenarında elle yıkanıyordu. Bugün bulaşık makinelerimiz var. Kıyafetler evde dikiliyor ve tamir ediliyordu. Bir çocuk kıyafeti 2 günlük iş gerektiriyordu. Bugün kolaylıkla çok ucuza bol miktarda kıyafet alabiliyoruz.

200 sene önce mutlak zorunluluk olan bir çok şey bugün opsiyonel. Evde ekmek pişirmek bir gereklilik değil, bir hobi. Ben çocukken çok sevdiğim, mevsimsel olarak pişirilip ıslatıp yumuşatılarak yıl boyunca yenen yufka ekmek bile artık köylerde nadiren pişiriliyor. Çok daha ucuz ve kolay ve rahatlık sağlayan alternatiflerimiz var.

Elbette bugünün aileleri için başka zorunluluklar var. Cocuklarına iyi egitim aldırmak, üniversiteye göndermek gibi.

200 sene önceki kadın bir çocuk doğurma, yemek pişirme, temizlik yapma, elbise üretme makinesiydi. Bugün bu işlerin çoğunu kadın yerine yapan makinelerimiz var. Erkekler, kadınların yaşadıkları, kendilerinin uyumaya geldikleri evlerini, kendi çalıştıkları ve vakitlerinin çoğunu geçirdikleri yerler olan işyerlerine kıyasla çok daha iyi bir hale getirdiler. Tehlikeli işler için üretilen makineler, evdeki can sıkıcı işler için üretilen makinelerden daha sonra icat edildiler. Öncelik büyük ölçüde evde yaşayanlara verildi.

Başlık parası, kadının mirastan pay alamaması gibi “kadına baskı” ve ataerkillik unsuru olarak görülen şeylerin bile aslında kadını ve aileyi koruma amaçlı olduğunu görmek zor değil.

Kadın mirastan payını, evlenirken çeyiz olarak alıyor. Babasının ölmesini beklemek zorunda değil. Mirasını genç yaşında alıp kendi ailesine getirebiliyor. Erkek babasının ölmesini beklemek zorunda ve kendi ailesine bu varlığı getirmesi hayatının ileri yıllarında mümkün oluyor.

Başlık parası, bir erkeğin bir kadına finansal olarak sağlayabileceği kaynaklara sahip olduğunu ispatlayan bir şey. “Evlilik için X miktarda parayı verme lüksü olan erkek” mesajını veriyor. Başlık parasının kıza değil, babasına verilmesinin sebebi , damadın parayı tamamen kaybetmesinin gerekli olması – parayı eşi olacak kadına verirse o para yine birlikte kuracakları aileye geri gelecek ve erkek pratikte herhangi bir fedakarlık yapmadan, kaynak sağlama becerisinin yeterince iyi olduğunu ispat etmeden bir eşe ve sekse erişim sağlayacaktır.

Sosyal gelenekleri Kibar Feyzo’dan gördüğümüz kadarıyla bildiğimiz takdirde ise kadının inek gibi alınıp satıldığı, tamamen erkeklerin aralarında yaptığı anlaşmaya konu olduğu bir resme inanmamız gerekir. Halbuki bu gelenek insan türünün eşleşmede kullandığı “hata yönetim stratejisi“nin bir uzantısıdır.

Kadın, makine olmaktan kurtulurken erkek üretim makinesi olmaktan kurtulamadı. Kendileri de birer “erkek üretim makinesi”ne dönüşmek isteyen feministler erkekleri bu yüzden suçladı. Diğer bir deyişle erkekler kadınları kurtardıklarını sanırken onlara yaranamadıklarını gördüler.

Günümüzde seçenekleri olan kadın ve seçeneği olmayan erkek senaryosunu yaşıyoruz.

Kadın için seçenekler :

1- Tam zamanlı çalışmak.
2-Tam zamanlı annelik-ev hanımlığı yapmak.
3-bu ikisinin herhangi bir oranda birlikte olduğu (part time annelik ve part time iş) bir düzen.

Erkek için seçenekler

1-Tam zamanlı çalışmak.
2-Tam zamanlı çalışmak.
3-Tam zamanlı çalışmak.

Kadınlar annelik ve kariyerin getirdiği yükleri yönetmekle ilgili sıkıntılarını dile getirirken, erkekler çocuk doğup anne para kazanmayı bıraktıktan sonra yaşadığı daha da çok para kazanma baskısı ile ilgili sıkıntılarını dile getirmediler. Farrell kitabında “seçme şansınız olsaydı çocuğunuz doğduktan sonra onunla evde kalıp ona bakmayı seçer miydiniz” diye sorduğunda inşaat işçilerinden ofis çalışanlarına kadar erkeklerin büyük çoğunluğunun “eğer ailenin finansal durumuna zarar vermeyecekse evet çocuğumla evde kalıp onunla ilgilenmeyi tercih ederim” diye cevap verdiğini anlatır.

Bir baba olarak aynı fikirdeyim. Eğer finansal yükümlülüğüm olmasaydı oğlumun hayatının ilk 2-3 senesinde onunla tam zamanlı olarak ilgilenebilmeyi, dışarıda çalışmaya tercih ederdim.

Ancak daha önce söylediğim gibi erkeklerin daha çok harcama yapma yükümlülüğü, buna paralel olarak daha çok para kazanma yükümlülüğü var.

Doğal olarak da erkekler daha çok para kazanıyorlar. Peki bunun sebebi feminizmin anlattığı gibi erkekler ve kadınların arasında yaşanan ‘altta kalanın canı çıksın modeli’ bir ezen-ezilen dinamiği mi?

Erkeklerin niye kadınlardan daha fazla para kazandığını inceleyelim.

1-Erkekler daha çok pozitif bilimler ve teknoloji ile ilgili meslekler seçiyor.

2-Erkekler maaşlarına tazminat ek geliri olan işler seçiyor (düşük güvenlikli, riskli, zor, uzun saatler çalışılan, uzak lokasyonlarda çalışılan işler – petrol mühendisliği, gemicilik vs gibi).

3-Eğitim gerektirmeyen işlerde, dışarıda yapılan fiziksel zorlukları olan işler, ofislerde yapılan nispeten daha az fiziksel yük getiren işlere oranla daha çok para kazandırır. Aynı eğitim düzeyine sahip iki çalışandan ofiste çalışan, dışarıda teslimat yapan çalışana göre daha az kazanır.

4-Daha çok para kazandıran işlerin çoğu, iş saatleri bittikten sonra zihnen kapatabileceğiniz bir iş değildir. Avukatlar, kurumsal yöneticiler iş saatleri dışında da işle ilgili zihinlerini meşgul etmek zorundadırlar, ancak bir kütüphaneci için böyle bir durum nadiren sözkonusudur.

5-Daha çok kazandıran meslekler nadiren insani olarak tatmin edicidir. Kreş öğretmeni ve mühendis kıyaslandığında kreş öğretmenleri çok daha az kazanmalarına rağmen yaptıkları işten daha mutludur (küçük çocuklarla çalışmaya karşılık inşaatta-fabrikada çalışmak)

6-Daha çok para kazandıran meslekler çoğu zaman daha büyük riskler getirir. Yatırım danışmanı ve kasiyerin aldığı riskler kıyaslandığında yatırım danışmanı müşterilerinin büyük miktarda parasını yönetmekle sorumludur ve hatasının maliyeti büyüktür. Kasiyerin hatasının maliyeti çoğu zaman görmezden gelinebilecek boyuttadır.

7-Daha çok para kazandıran mesleklerin çalışma saatleri daha zorlayıcıdır. Aile hekimi ve acilde nöbet bekleyen doktorun kazancı temelde aynı mesleği yapsalar da bu sebepten farklıdır.

8-Can sıkıcı, duygusal olarak yorucu işler daha çok para kazandırır. Hapishanede gardiyan olmak ve fabrikada bekçi olmak arasında duygusal bir yük ve bunu telafi etmesi hedeflenen bir kazanç farkı vardır.

9-Daha uzun saatler çalışmak (mesai yapmak) daha çok para kazandırır.

10-Daha uzun eğitim gerektiren meslekler daha çok para kazandırır (cerrah ve çocuk doktoru farklı kazanır)

11-Meslekte kıdem ve deneyim daha çok kazandırır.

12-Aynı işverenle çalışılan süre uzadıkça daha çok para kazanırsınız.

13-Daha az yıllık izin kullanmak daha çok para kazandırır.

14-Daha az mazeret izni kullanmak daha çok para kazandırır.

15-Daha uzak yerlere çalışmaya gitmek daha çok kazandırır.

16-İş için taşınmak, özellikle arzu edilmeyen yerlere gitmek daha çok kazandırır. Yakın geçmişe kadar Libya’da çalışan Türk işçi ve mühendisler, Türkiye’deki benzerlerinden 4-5 kata kadar daha çok para kazanıyordu.

17-İş için daha çok yolculuk yapmak daha çok kazandırır. Daha çok yolculuk yapmayı kabul eden çalışan daha çok kazanır.

18-Ünvan aynı olsa bile daha farklı sorumluluk almak daha çok kazandırır. Aynı ünvana sahip olan iki çalışandan iş tanımında olmayan farklı sorumlulukları alan çalışan ücret artışı ve ikramiye ile ödüllendirilir.

19-Aynı şekilde ünvan aynı olsa bile daha fazla sorumluluk alan çalışan daha fazla para kazanır. 3 müşteriye bakan satışçı ile 7 müşteriye bakan satışçı arasında gelir farkı olacaktır.

20-Genel olarak daha çok üreten, daha çok para kazanacaktır.

 

Bu listeye baktığımızda niye erkeklerin daha çok para kazandığını görmek zor değil. Problem Kuzey Irak’ta kelle koltukta inşaat yapan mühendisin çok para kazanması (ve çoğu zaman İstanbul’da mutlu mesut yaşayan ailesine bakması) değil, sanat tarihi, İngiliz dili ve edebiyatı vs gibi bölümlerden mezun olduktan sonra petrol mühendisiyle aynı türde parayı kazanabileceği masalını yutmuş insanlardır. “Kendin gibi ol”, “canın neyi istiyorsa, kalbin nerdeyse o işi yap” tarzı tavsiyelere kulak vermiş insanların yaşadığı hayal kırıklığı beklentilerinin yanlış belirlenmiş olmasıdır.

Bu yazı, Warren Farrell’in The Myth of Male Power isimli kitabına kısa bir girizgah niteliğinde. Kitapta bir çok başka örnek, bir çok başka detay ve mevcut verilere bambaşka bir perspektifle bakmanızı sağlayacak tonla bilgi var. Daha önce de defalarca önerdiğim bu kitaba feminist cepheden gelen cevap: “madem bu kitap bu kadar sağlam argümanlara sahip niye bizim, akademik çevlerin haberi yok?”.

Cevap basit. Richard Dawkins’in Dan Dennett’in, Sam Harris’in kitapları niye Vatikan’da, Mekke’de, Kudüs’te ses getirmiyorsa, aynı sebepten erkekler perspektifinden konulara bakan kitaplar da feminist çevrelerde ses getirmiyor.

 

Peki bu bilgiler Kırmız hap farkındalığına sahip erkek ve kadınların nasıl işine yarayacak? KH insanı  mevcut sosyo ekonomik zeitgeist’ı iyi anlayarak kişisel olarak stratejisini belirlemekle sorumlu. Çocuk ve aile sahibi olmak isteyen insanların, mutlu ve uzun süreli bir evlilik için sağlaması gereken şartları iyi anlaması gerekli. Ya da çocukluktan beri tutkusu olan sanat tarihi ile ilgili bir kariyer seçmek isteyen kişilerin gelecekle ilgili beklentilerini gerçekçi bir şekilde değerlendirmeleri gereklidir. Yanlış beklentilerle girilmiş, yükümlülükleri ve sonuçlarından bihaber bir hayat planı insanların mutsuzluğuna en büyük sebeptir. Gençler malesef doğru beklentiler ve gerçek resme dair bilgilerle donatılmadan yetişkinliğe adım atıyor. Medyada anlatılan hikayeleri gerçek sanıp hayatları bu paralelde gitmediği takdirde mutsuz oluyor ve bu mutsuzluk için bir suçlu arayışına giriyorlar. Bu problem nesillerdir devam ettiği için çocuklarında gerçekçi bir gelecek beklentisi yaratması gereken anne babalar da cocukları kadar çaresiz ve durumun farkında değil. Yaşanan mutsuzluğu kimi zaman şımarıklık, kimi zaman tembellik, kimi zaman “rahat büyüme”ye atfederek kurbanı – yani yanlış beklentiler ve sosyalleştirmeyle büyümüş çocuğu suçluyorlar. Kendini ezilen hisseden herkes kendilerini ezen bir başkasına suçu atmaya çalışıyor. Kadınlar erkeklere, dindarlar dinsizlere, fakirler zenginlere…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *